10 Nisan 2011 Pazar

Sami Hazinses Röportajı

Aşağıda okuyacağınız Sami HAZİNSES röportajını, Blog Dergisi'nin Ekim 2010 - 14. sayısı için yapmıştım. Dergimizin 14. sayısına ulaşmak için Tıklayın


''Dizüstü Edebiyat’’ adına yakışır şekilde ilerlemeye devam ediyor. İlk kitap PuCCaa'nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası'ydı ve güzel bir başlangıç yapmıştı. Kitabın yeni baskıları yapıladursun, geçtiğimiz ay raflarda aynı dobralıkta, cesur, eğlenceli, bir kitap daha yerini aldı. Kitabın adını bilmeyen, yazarını tanımayan yoktur. SamiHazinses ''Piç Güveysinden Hallice'' Kitap çıkar çıkmaz bi koşu alıverdim. Şu anda 2inci baskısını yapan, kitabın içeriği sürekli tebessüm ettirsede, sonu birazcık hüzünlü bitiyor, genel anlamda okurken gülmekten karnınıza ağrılar giriyor. Bu arada sizi uyarıyım; kitabı lütfen toplu taşıma araçlarında, kalabalık mekanlarda okuyup ani kahkaha patlamalarınızla çevrenizdekilere rahatsızlık vermeyin : ))

Kitap çıktı, okumaya başladım ve sizin için de Blog Dergisi adına Sami Hazinses'le bir röportaj yapmak istedim. Röportaj isteğimi, annemin O'nun için, kocaman bir tepsi börek yapacağını söyleyerek yaptım. Sağolsun O'da beni kırmadı ve Beyoğlu'nda güzel bir pazar günü kararlaştırıp buluştuk. Buluşma yerini ben ''Burger King'in önü olsun'' diye aklımdan geçirip, kelimelere dökerken, O ''yok moruk, orası liseli ergenlerin buluşma noktası, biz Fransız Konsolosluğu'nun orda buluşalım'' diyerek belirledi.

Pazar günü Fransız Konsolosluğu'nun orda buluştuk ve İstiklal'in o güzelim insan selinde Galata'ya doğru yürümeye başladık. Kendisiyle aylar önce tanışmıştık. Çok fazla yabancılık çekmedik birbirimize karşı :)) saolsun kendisi de daha ilk soradan itibaren o kadar mütevazi, alçak gönüllü ve samimi bir şekilde sorularımı yanıtlamaya başladı ki, bunun bir röportaj buluşması değil, adeta iki arkadaşın her zamanki buluşmalarından biri olduğunu düşünmeye başladım. Bir kafenin dışarıya attığı koltuklar da yerimizi alıp, İstiklal'in mırıltıları eşliğinde sohbete başladığımız an da, önce kitabımı çıkarıp uzattım. O da sağolsun geri çevirmedi. Geçen yıl bana özel taktığı isimle imzaladı ve ilk soruyu sordum:

Blogculukla tanışman nasıl oldu? dedim, o da şöyle (insanın ruhunu okşayan bi ses tonuyla şaka şaka) cevapladı:

Tatak dergisinde yazan bi arkadaşım, sen blog tutuyo musun? diye sordu, bende tutmadığımı söyleyince ''blog tut olum, hem arada sana ekmek çıkar'' dedi. Bende sırf ordan ekmek çıkar diye blog tutmaya başladım. Tabii böylece blogculukla da ekmek kazanırım umuduyla tanıştım. Daha öncesinde hiç blog nedir falan ilgilenmez blog da tutmazdım.

O böyle tatlı tatlı anlatınca ben hemen konuyu ekmeğe getirdim:

Peki ekmek çıktı mı?


Valla ilk aylar hiç bişi çıkmadı, öyle arada yazıp geçiyordum. 3 ay sonra falan anca ekmek çıktı.


Eee 3 ay sonrada çıkmışsa iyidir dedim. Tabii bizim burda ekmek dediğimiz kelimenin anlamı ‘’sevgili’’ olduğunu anlamayan yoktur herhalde. Vardıysada, öğrenmiş oldu. Ben tabii sıkıştırmaya devam ediyorum ve sorumu patlatıyorum:

Peki ekmek çıktığını gördün, baktın ekmek hep çıkacak gibide duruyor, daha iyi yazıyım bol ekmek çıksın veya daha iyi yazıyım baktın bi şeyler olur, bi yerlere gelirim dediğin oldu mu? Mesela şu an kitabın çıktı, o gün için hiç böyle düşüncelere kapıldın mı?


Valla moruk öyle blog tutup bi yerlere varıyım, yazar olıyım, bir şeyler yapıyım havalarına hiç girmedim. Zaten yazarak ne yapıyım, sanki ülkeyi mi kurtarıcam, yazarak ülkeyi kurtaran binlerce insan var. (biz burda kopuyoruz, özellikle ben yarılıyorum. Ama hak da vermiyor değilim. Sami devam ediyor konuşmaya)Ama ekmek bol olsun diye de yazmadım. Sadece arada yazıyordum, yazdıklarımdan ekmek çıksın diyordum yeter. Öyle özene bezene hiç yazmadım. Aklıma geldikçe, yazmak istedikçe yazıyordum.


Peki kendini saklamıyorsun, herkes seni tanıyor, adını sanını biliyor, bunu sen istiyor musun?


Abii öyle adımı sanımı saklayarak ne yapacağım ki? Zaten kız tavlamak için girmişim blog dünyasına, kendimi daha ne diye saklıyımki? Kız tavlamak için girdim, tavlıyorumda kendimi saklamıyorum, saklamam da.


Peki PuCCaa, H.B.B.A gibi nick kullanarak yazanlar, kendilerini saklayanlar hakkında ne düşünüyorsun?


Moruk sonuçta burası internet, herkes zaten yaşarken de özgürlükleriyle var. Kim nasıl yaşamak, nasıl yazmak istiyorsa yazar. Onlar baştan beri öyle gelmişler, böyle gidiyorlar. Ki bu artık onların ismi gibi olmuş. Buna tutup bi başkasının ‘’sen niye nick kullanıyorsun’’ gibisinden bi çıkış yapması gereksiz. Tabii bunun yanında bi çok insan söyleyemediği şeyleri, rahat söylemek için nick kullanıyor olsada, ben yinede hepsine saygı duyuyorum.

Bu o kişinin kendi hayatı. Beni veya bi başkasını ilgilendirmiyor. Ama beni herkes biliyor, adımı sanımı, ev adresimi her şeyimi herkes biliyor. Öyle millete laf sokma çabalarım da yok. O andan aklıma geçen neyse, yazıyorum. Öyle kendimi şunu yazıyım, bunu yazıyım diye kısıtlamıyorum, en ağır argo cümleleri de rahatlıkla yazıyorum. Çok takmıyorum bu durumları. Neysem o.


Gerçektende öyleydi. Mesela twitter (https://twitter.com/samihazinses ) hesabına baktığınızda, bi başkasının yazacağı twitlerden ortalık karışıp kafa göz yarabilecek cümlelerin, kopyasını onun hesabından okuduğunuzda adeta ağzınızın kulaklarınızla el ele verip halay çektiğine şahit olursunuz.

Peki özellikle argo, sex yazdığın oluyor mu?


Valla dediğim gibi özellikle şunu yazıyım, bunu yazıyım dediğim olmuyor. Yazarken aklıma ne geliyorsa onu yazıyorum. Küfürse küfür yazıyorum. Ama sırf küfür etmek için yazmıyorum. Sırf küfür etmek için yazanları görüyorum, bana çok soğuk geliyorlar. İçten değiller, yapay geliyorlar.


Sence onlar dikkat çekmek için mi küfür argo veya sex yazıyorlar?


Abi bu ‘’ükede meşhur olmak, rezil olmaktan geçiyor’’ rezilleri de görüyoruz işte. Bu da bi tür rezillik bence.


Peki sex, hatta sadece sex yazmak, cinselliğin dibine kadar yazmak? Bu konuda düşüncen ne? Ne düşünüyorsun?


Bi erkek neden sex yazsın ki? Erkeğin sex yazması bi anlam ifade etmez, bi anlama gelmez. Erkek için boş iş. Ama bi kadın sex yazarsa olay olur. Bu ülke böyle bi yer.


‘’Bu konuda çok haklısın, sana katılıyorum. Zaten sex sattırır. Ama bana göre ilkler ve şimdikiler arasında bayağ bi fark var. Nerdeyse ipini koparan sex yazıyor. Hatta sırf sex yazmak için blog açanlar var. Yani her şeyin yazılması, çizilmesi bi yana, bi kişi neden samimiyetten uzak bi sex blogu, cinsellik blogu tutsun ki? Bana saçma geliyor’’ diye kendi düşüncelerimi de söyleyip kitap konusunu açıyoruz, peki kitap çıktı satışları nasıl iyi mi? Satışlardan memnun musun?


Ya öyle kitap çıkaralım, ortalığı kasıp kavursun amacıyla çıkarılmadı. Ama buna rağmen beklentilerimizin üzerinde gidiyor. Şimdilik idare eder.


Peki kitap satışlarından para aldın mı? Ne kadar aldın, kimlere ne kadar miras kalacak diye abartarak soruyorum. Ama sormaz olaydım:


Moruk herkes böyle düşünüyor yaww, sanki kitap çıktı ben köşeyi döndüm. Yav bi durun aq, daha biz bu işi para kazanmak için yapmadık diyoruz, millet ha bire ‘’ne kadar kazandın, kitabın çıktı döndün köşeyi’’ diye başımızın etini yiyor. Lan cebimde sigara alacak param yok. Cebimde borç parayla aldığım sigara pakedini görenler bile ‘’parayı vurdun’’ diyorlar. Ama gördüğün gibi yok öyle bir şey. Yine açım, yine aynı parasızlıkla hayatıma devam ediyorum.


Peki kitaptan ailenin haberi var mı?


Valla ailenin haberi var. Eve götürdüm, bizimkiler alıp göz attılar, sonra da ‘’ayıp ayıp ne bu böyle’’ falan dediler. Çevremden pek öyle kitap yazdın afferin diyen yok. Kitap çıkmadan önce hayatım, çevremdeki insanlar nasıllardıysa, yine aynılar. Her şey aynı, bi tek değişen şey artık bir kitabımın olması.


Peki kitap çıktıktan sonra ekmek de artış var mı?


Var yahu olmaz olur mu? (Burda, mütevazi bir şekilde tebessüm ediyoruz : ))


Ya ilişkilerin, onlar nasıldır?


İlişkilerimde önceki yaşanmışlıklar yüzünden, sonrakilere biraz korkarak yaklaşıyorum.

Ahh şu yaşanmışlıkla varya, canımı en çok da onlar yakar. Ama bunlara rağmen flörtözün tekiyimdir, şıp sevdiyimdir.


Peki unutamadığın veya en çok canını yakan?


Ya insanın unutamadığı tabiki olur. Ama öyle ilişkilerimi anlatmayı sevmem. Yaşadığım insanlar ve benim aramda kalsın isterim. Çetele tutup sağa sola gösterircesine anlatan tiplerden değilim. Sevmem öyle şeyleride.


Peki sağa sola ilişkilerini anlatmazın ama nasıl seversin? Sevgili olacak kişinin elini, yüzünü tarif etsene biraz bize:


Moruk işte nasıl diyim, beyaz tenli olsun, mavi gözlü olsun, kocaman memeleri olsun. Boy sorun değil, benden uzun veya kısa hiç farketmez.


Diyelimki yakın zamanda böyle biri karşına çıktı, hemen nikahı basar mısın?


Yaw param olsun valla hemen basarım nikahı. Gerçi öyle çok para olsun evleneyim havalarında gezen biri değilim. Hatta param ev giderlerini karşılayacak kadar olsun yeter. Hemen istediğim gibi biri karşıma çıksa evlenirim. Zaten öyle, yat’lı kat’lı bi hayat düşünmüyorum. Gözüm yükseklerde değil.


Bu kadar netim diyorsun?


Ya sonuçta kadın erkek ilişkilerinde, ihtiyaç gidermek önemlidir, gerisi fasa fiso.


Peki ilgi alaka, bunlar önemli değil mi?


Ya öyle canım cicim, mıç mıç ilişkilerine alışkın değilim.Hatta ilişki yaşarken bile bana sevgilim denmesinden nefret ederim. Genel olarak ilişkilerimde bile aşırı sevgi gösterilerinden bıkarım. Yani düşün işte annemin sevgisinden bile sıkılan biriyim. Hatta genel olarak ilişkilerim kısa sürer, çabuk sıkılan biriyim. Belkide aşırı ilgidendir bilmiyorum.


Peki kitap dışında zaten, uzun zamandır sosyal ağlardasın ve habire ‘’börek yapın getirin, beni kandırın kızlar’’ diyorsun. Börekle gelip tavlayanlarda artış var mı?


Saolsunlar çağrılarıma cevapsız kalmıyorlar, çoğu da börekle teklifiyle geliyor. Ama bu yaşıma geldim hala annemin böreği üstüne börek yemedim. Hatta bizim evde börek ekmek gibidir. Hiç eksik olmaz. Mesela bazen eve geç kaldığım zaman annem telefon açıp ‘’olum börek yaptım’’ der de beni öyle eve erken getirtir. Genel olarak bizde yapılan yemekten daha lezzetlisiyle karşılaşmadım. Herşeyi güzel yaparlar ama börek de ayrıdır.


Peki evcil biri gibisin (burda kıkırdıyoruz) hiç aileden uzak kaldın mı?


Valla moruk, biraz evcilim ama bu ilgi görmekle değilde, işte evde olmakla, onlarla zaman geçirmekle evcil olduğum bi durum.


Eğitim hayatın ne oldu? Ne okudun, ne yapıyorsun?


Öğrencilik yıllarımda falan bayağ çalışkandım. Sınavlardan önce muhakkak çalışırdım. Üniveristeyi ise Gaziantep’te Gümrük İşletme okudum. Sonrasında 2-3 yıl güzel güzel işimi yaptım. Sonra baktım ortam bana göre değil, yapamıyorum bıraktım. Öyle oturup insanlara uzun uzun bir iş anlatmak bana göre değil, alışamadım.


Birazda klasik sorular sorıyım, boş zamanlarında ne yapıyosun : ) burda ikimiz de gülüyoruz:


Boş zamanlarımda ne yapıyım, arkadaş, eş dostlarla filan buluşuyoruz. Muhabbbet şamata gırla gidiyor. Bide Ney aldım, evde kendi kendime öğrendim, arada Ney çalıyorum. Rahatlatıyor beni. Gerçi buna yakın üflemeli çalgılara zaafım var. Rahatlatıyorlar beni.


Şimdi son sorumu sorıyım, kitabının tanıtımı için sana çırılçıplak soyunma teklifi gelse kabul eder misin?


Soyunurum ya ne var ki bunda. Yeterki teklif etsinler.


Hazırda bekliyosun yani : ))


Röportaj bitti: ))

Tabii röportaj bitti ama biz uzun uzun konuşmaya devam ediyoruz. Sonra kalkıp Galata’ya doğru yol aldık, ordan Karaköy’e varıyoruz ve kahramanımız Sami Hazinses özel yatının kalkış saati gelince ayrılmak zorunda kalıyoruz. O yatına binerken, ben kenarda balık tutan amcalardan bir kova balık alıp ardından denize döküyorum. Oda ultra, hatta ultra ultra lüks yatından el sallıyor. Benden ayrıldığı için, gözlerinden akan deniz suyu tadındaki gözyaşlarını silip arkasını dönerken, güneş tepenin arkasına doğru yavaş yavaş çekiliyordu. Sırt çantamdan fotoğraf makinamı çıkarıp, kıyıya yakın bir kaç sümüklü çocuğun, ellerindeki ekmek kırıntılarını martılara attıkları anki hallerini fotoğraflayıp olay mahalinden hızlıca ayrıldım.

Gelecek sayımızda görüşmek dileğiyle esen kalın (Burda kendimi TRT spikeri gibi hissettim)

Birde herkes kendine iyi baksın. Çünkü herkes kendine iyi bakarsa, dünya daha yaşanılır bir yer olur…

Hiç yorum yok: